Manşetler Bizden
Haberler
AAL'den Kameraya
Yakalananlar
Yazıp
Çizdiklerim
Sizin İçin
Seçtiklerim
Röpörtajlar Gündemden
Düşenler
Blog
Hakkında

Bir Öğretmenin Gözünden 70'li Yıllar (Süheyla Uysal)


Annemin, yine bu sayfalardan duyurusunu da yaptığım, 70'li yıllardan günümüze yaşadıklarını, gördüklerini, yaptıklarını anlattığı kitap neredeyse tamamlanmak üzere. İşte kitabın ilk bölümünden alıntılar.

 

 

-Tu neçe... Me bernede... Tu mera lazımi...
Şaşkındım. Salon dolusu bu insanlar Kürtçe bir şeyler söyleyip ağlıyordu.
-Tu neçe... Me bernede... Tu mera lazımi...
Müdür beye, “Ne söylüyor bu insanlar?” diye sordum. Müdür bey:
“Sen gitme, bırakma bizi, sen bize lazımsın diyorlar” dedi.
Kalbimden vurulmuştum sanki. Boğazım düğümlendi, konuşamadım. Konuşsam da anlayamayacaklardı zaten; Çünkü Türkçe bilmiyorlardı…
Diyarbakır-Silvan’daki son gecemizdi. İki yıldan fazla bir sürede burada çalışmış ve şimdi de Erzurum-Oltu’ya tayin olmuştuk. Müdür bey, tayinim nedeniyle tüm öğretmenlerin bana bir çay ikram edeceğini söylediğinde evimin son eşyalarını bir kutuya koyuyordum.
Son gece komşumun misafiri olacak ve sabah güneş doğmadan eşya dolu kamyonun önüne binip, Oltu’ya yola çıkacaktık.
Akşam yemeğinden sonra komşularla salona geldiğimde, beş yüz kişilik salonda sadece öğretmen arkadaşların olacağını zannederken, tıklım tıklım tanımadığım insanlarla dolmuş  olduğunu gördüm. Bu gelenler kimdi önce anlayamadık; yerel giysiler içinde, yüzleri damgalı, kafaları başlıklı mırıl mırıl kadınlar ve de az sayıda erkekler… Hiç biri sandalyeye oturmamış yere çömelmişti; duydukları saygıdan.
Beni görünce mırıltılar ağıta dönüştü, kadınların gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı.
-Tu neçe... Me bernede... Tu mera lazımi...
Sonradan öğreniyorum ki bunlar okula bir kez bile gelmemiş öğrenci velileri. Ama şimdi buradalardı, hem de benim son gecemde. Şaşkındım.
Saat on ikiye doğru toplantı bitip hepimiz dağılırken kimi elimi, kimi kolumu, kimi omzumu öpüyordu.
O gece çay var mıydı, yok muydu, içtik mi, içmedik mi, arkadaşlarla vedalaştık mı hatırlamıyorum.

 

***

 

Bir gün eşimle yolda yürüyoruz. Kaymakam bey, yanında ilçe bürokratları kim bilir hangi “zat”a  çaya gidiyorken beni görüp yanımızda duruyorlar.
“Merhaba yenge hanım. Nasılsınız?”
“Sağolun Kaymakam Bey, iyiyim.”
“Yeni  bir âdet çıkarmışsınız, havuza hanımları toplayıp gidiyormuşsunuz.”
“Doğru. ”
“Ama Savcı Beyin akşamları çıkmasına izin vermiyormuşsunuz!”
“Kesinlikle öyle bir şey yok.”
Kaymakam Bey haşin ve kendinden emin:
“Bak hocanım burada âdettir, erkekler akşam yemeğini dışarıda yer ve evine geç döner. Silvan’ın kuralıdır bu. Eşiniz de er geç bu kurala uyacaktır! Şimdilik eve erken dönüyor ama kısa bir süre sonra göreceksin bize katılacak” deyince ben de gülerek ve muzip bir edâ ile:
“Buyurun hodri meydan Kaymakam bey . Siz çoğunluktasınız ve ben tek başınayım. Göreceğiz” diyorum. Ama bir şeyi daha anlıyorum; devrimlerin önce beyinlerde gerçekleşmesi gerektiğini. Meslek, kılık kıyafet, makam gibi şeyler bizi kandırmamalı. Devrimcilik ayrı bir şey; sanki bir inanç, geleceğe yönelmek...Ya da  yenilikler içinde doğruyu seçebilmek belki...Neyse...
Kaymakam Bey arada bir eşime fena bastırıyor. Diğer arkadaşları da. Akşam yemeğini dışarda yiyerek gece geç vakit eve dönen hatta bazen dönmeyen ve bu durumu “Silvan geleneği” olarak eşlerine kabul ettiren memur takımı ile tatlı çatışmalarımız oluyor. Benim eşimin her gün evine gittiğini öğrenen hanımlar evde eşlerine savaş ilan edince erkekler Uğur’a  bu düzeni bozmaması için yalvarmaya başlıyorlar. “Akşam yemeğin bizden” diyorlar ama Uğur inandığından dönmüyor ve hep evine vaktinde gelen bir eş oluyor. Çünkü o  hiç bir gösterişe kaçmadan, devrimcilik iddiasında olmadan ve insanları kırmadan çağdaş adımlar atan sakin bir insan. Kadına olan saygısı, sonradan kazanılmış bir düşünce değil, kişiliğinin bir parçası. Nitekim onlara akşam bey-bayan birlikte görüşme teklifinde bulunuyoruz. Kabul etmek zorunda kalıyorlar ve  o günden sonra akşam toplantıları tek sosyal eylemimiz oluyor.
Bize geldikleri gün beyler hemen oyun masasını kuruyor ve hanımlar da örgülerini örmeye başlıyorlar. Oyun kağıtlarını isteyen beylere “birlikte oynarsak ancak oyun kağıdını veririm” diyorum, inanamıyorlar.
“Yahu Savcı Bey yenge ne diyor bak.”
“Katılıyorum” diyor eşim kısaca.
Toplanıyoruz oyun oynamak için ama hepimizin bildiği  tek oyun, “papaz kaçtı.” Gene de herkese zorla oynatıyorum.
Birlikte geziler yapıyoruz...Havuza gidiyoruz hanım hanıma...Erkeklere yer kalmıyor çünkü hanımlardan ve çocuklardan...
Erkek egemenliği yavaş yavaş bitiyor.
Aylar sonra “kazak Kaymakam” ve çevresi, akşamları eve giden  insanlar topluluğuna dönüşüyor.
 
***

 

Eşim bir başka gün gene sevinçle geliyor ve anlatmaya başlıyor. Jandarmanın atları var  ve atlar çok asil; saf kan Arap ve İngiliz atları. Akşam serinliğinde biner miyiz? “Olur” diyorum hemen. Akşam serinliğinde bir er, atları  şehir dışına getirecek, biz orada binip köylere doğru uçacağız.
Bir köy ağası olan dedemin köyünde eskiden yaz tatillerinde tek eğlencemiz ata eşeğe binmekti.
Gidiyoruz ve koşturuyoruz tozlu köy yollarında bu asil atları.
Yaz devam ediyor…
Sarı sıcak o günlerde  nefes almak için ne bir park, vakit geçirmek için ne bir televizyon , spor yapmak için ne de bir yürüyüş yolu var.
Avrupa’ya gidecekken doğulara gelen, ve yaşamından hiç şikayet etmeyen bu yeni gelin  için bir şeyler yapmak isteyen eşim bir kez daha  ilginç bir öneri ile geliyor o gün bana. Jandarma komutanı da tıpkı bizim gibi yeni evli ama eşinin canı çok sıkılıyor. Onlarla birlikte piknik yapar mıyız?  Memnuniyetle kabul ediyorum. Piknikte ayrıca komutan ve eşim,  yeni gelen silahları deneyecekler.
Pazar günü erken saatlerde biz dört kafadar piknikteyiz. Beyler silah denerken eşim bir ara bana “Sen de dener misin?” deyip kendi silahını uzatıyor bana, deniyorum. Öğretmen okulunu bitirdiğimde  tayinim  yolu olmayan “Çaltıbükü” köyüne çıkınca, Veteriner Hekim olan babam, devletin kendisine verdiği ruhsatlı tabancayı bana öğretmişti. Eşim bunu bildiği için benim de atış yapmamı istiyor. İki kez atıyorum. Müzik sesleri ile şekillenmiş ruhum silah sesinden bir kez daha huysuzlanıyor ve bu  atış son oluyor.

 

***
 
Günler sonra bir başka şey başlıyor yaşamımda; Kürtçe öğrenimi. Bu toprağın  dillerinden biri olan Kürtçe’yi öğrenmek istiyorum.
Eve temizliğe gelen bacıya benimle Kürtçe konuşmasını ve bu dili bana öğretmesini söylediğimde  memnuniyetle kabul ediyor.
Türkçe’yi çok iyi bilen ev sahibinin kızına da aynı isteğimi iletiyorum. Ayrıca öğrencilerimin Kürtçe sövgüsünü anlamak için ondan  bana liste halinde tüm Kürtçe küfürleri yazmasını istiyorum. Tüm konu komşu bu dili öğrenmeme yardım ediyor. Yabancı dil çalışır gibi çalışıyorum Kürtçe’ye. Küfürleri ezberlerken ev sahibimin kızı gülmekten kırılıyor.
Eve temizliğe gelen bacı benim bu kürtçe sevdamı Silvanlılara şöyle iletiyor:
“Savcının khanımı Kürtçe biliy.”
Silvanlıların beni izlediklerinden, gözlediklerinden habersizim henüz.
Bir gün ilginç bir şey oluyor; yolda yürürken bir de ne göreyim  meslektaşlarımın saygısız diyerek  çekiştirdikleri liseli gençler bana daha göreve başlamadan  saygıyla selama durmuyorlar mı?  Ben bunun nedenini sevgi ile buralara gelmem olduğunu sanırken gerçeği taşındığımız yeni evin sahibi açıklıyor:
-Hocanım sizin için halk, “Eyle bir hoca ki; Kürtçe biliy, ata biniy, dabança sıkiy” diyor bizim ağızla. Gençlerin size daha göreve başlamadan selama durduğunun farkında mısınız?

 

***

 

Tüm güzel ve içten duygularla Silvan’da çalışmalara başlıyorum.
Kendi evimi lojmana nasıl taşıdım, on üç yaşındaki “Seyyat”ı çocuğuma bakması için kim buldu hatırlamıyorum.
Hatırladığım şeyler okulun, yemekhanenin, yatakhanenin ve bahçenin son derece pis ve bakımsız olduğu. Hele ilkokul bölümünün yatakları bir felaket. Pek çok çocuk gibi onlar da altını ıslatıyor. Bu doğal ancak doğal olmayan bu yatakların hiç temizlenmediği için asitten yanmış bir durumda ve  ıpıslak olması.
Ah çocuklarım…
Çoğunun iç çamaşırı da yok ve yırtık pantolonlarından çoğunun bir yerleri gözüküyor ara sıra.
Yemekhanenin füme rengine dönmüş tezgahları ufak bir sıyırma ile beyaz fayansa dönüşüveriyor. Yemekleri tezgahta değil de tuvaletin yanında yerde oturarak hazırlayan aşçılar, domatesi biberi patlıcanı su dolu kazana bir kez batırıp çıkararak diğer kazana doğradıklarında, su dolu kazan çamur gibi oluyor.
Okulda sağlık sorunu çok.
Sınıflarda ise farklı pis kokular var ve biz ders yaparken boğulur gibi oluyoruz. Çocuklarımın dişleri bakımsız, elleri kirli, saçları sirke ve bit dolu. Çocuklar hiç yıkanmıyor. Okula ait kocaman ve çok güzel bir hamam hiç kullanılmıyor. Dışarıdaki yüzme havuzunda ise kurbağalar yüzüyor. Bahçe, sararan otlarla terk edilmiş bir viraneyi andırıyor.
Yapılacak çok iş var. Peki yeterli personel var mı? Var ancak kimse onlara iş yaptıramıyor. Çünkü çoğu ağanın adamı. Adam vurmak, ağaya yalakalık yapmak gibi soylu (!) bir iş varken okul temizlemek, hamam yakmak ve bahçeye bakmak sanırım hafif geliyordu onlara.
Bir gün  çalışmaları için onları ikna etmeye karar veriyorum. Her telden çalan bir konuşma yapıyorum:
“Arkadaşlar “garı gısmından hoca mı olurmuş?” diyormuşsunuz, neden olmuyormuş, ne eksiğimiz varmış bizim?…” diyen bir meydan okuyuşla onları çalıştırabileceğimi sanıyorum. Hiçbir yanıt alamıyorum.
 İkinci olarak dinden açıyorum konuyu:
“Siz Müslüman mısınız?” Cevap:
“Elhamdülillah”
“Peki nedir bu pislik öyleyse? Üstünüz, başınız, çevreniz, çocukların yattığı yer nedir bu hal? Bu nasıl Müslümanlık?” Adamlar aldırmıyor bu sözlere. Müslümanlıklarından eminler.
Konuyu yasalara getiriyorum; öyle ya bir hukuk devletiyiz:
“Hepiniz her ay maaş alıyor musunuz?” Evetler geliyor. “Peki ne yapıyorsunuz da bu parayı hak ediyorsunuz? Göreviniz bu çocuklara bakmak değil mi?”
Adamlar hiç oralı değil laflarıma.
O sırada birisinin yavaşça Kürtçe küfrettiğini duyuyorum. Kulağıma gelen bu tanıdık cümleler (ezberlemiştim ya) beni harekete geçiriyor ve o adama dönüp şöyle diyorum:
“Devletin memuruna küfretmeye utanmıyor musun? Seni mahkemeye vermez miyim şimdi ben?”
İşte bu mahkeme sözüyle her şey birden değişiveriyor.
Onları değiştiren ve harekete geçiren şeyin sadece ve sadece ne yazık ki “korku” olduğunu anlıyorum. Ne yasalar, ne Müslümanlık, ne de iyi niyet etkili oluyordu bu insanlarımıza. Sadece mahkeme korkusu onları harekete geçirmişti. Bu korkunun içinde belki polis dayağı, belki başka şeyler de vardı, kimbilir... Kısaca yaşamlarını yönlendiren tek duygu, korkuydu. Korku üzerine kurulmuş bir dünyada  yokluk içinde yaşayan bu insanlar belki bu nedenle yaşama bağlanmıyor ve en basit bir nedenle kavga yapıyor, adam vuruyorlardu. Yaşamı önemsemeyen bir kişi için insani değerler, ulusal çıkarlar önemli olabilir miydi?
Peki kim böyle bir düzen kurmuş, kim bunca güzel duygu varken hepsini silip korkuyu yeşertmiş, kim bu zavallı insanlarıma korkudan başka bir duygu seçenekleri bırakmamıştı?

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Yorumlar (4) :: Yorum Ekle

ANA SAYFA

2009-10-07 20:38:58 - Süheyla Uysal

Yazan: Ayhan Altay
Sevgili Onur,
Anasayfandaki "ONUR'A MAİL GÖNDER" bağlantınnın çalışmadığını öncelikle belirteyim. Adres tanımlanmamış.

Aşağıdaki metni e-posta adresine gönderemediğim için açıktan yazıyorum.



1968-1969 yıllarında Çorum İlköğretmen Okulunda Müzik öğretmenim olan Süheyla Yıldırım (evlendikten sonra soyadının Uysal olduğunu öğrendim) ile anneniz Süheyla Uysal'ın aynı kişi olabileceği varsayımı nedeniyle yazıyorum.

Eğer aradığım kişi annenizse benimle bağlantı kurmasını sağlayabilir misiniz? ( bir telefon numarası ya da e-posta adresi)

Değilse rahatsız ettiğim için özür dilerim.

Ayhan Altay
ayhanaltay@gmail.com

2007-09-28 22:27:58 - bir yanım eksik hep

Yazan: nebahat göksu-oltu
sizi bulmak nasıl bir mutluluk tarifi yok.
süheyla, canım kardeşim, arkadaşım. hayatımın öğretmeni. neredesin? buraya mesaj bırakın biriniz, yeniden sizi yitirmek istemiyorum.
hasretle kucaklıyorum hepinizi.
hheves@gmail.com

2007-01-08 11:47:42 - Anladım

Yazan: Namık Demirkan
Anladım ki, binlerce öğretmen arasında gerçekten de işini doğru yapmaya çalışanları da var. Anladım ki onlar sayesinde azda olsa adam çıkıyor içimizden.
Halbuki ben ne öğretmenler gördüm sadece ve sadece adı öğretmen olan. Tüm öğretmenlere bu vesile ile saygılarımı sunuyor, ellerinden öpüyorum.(Fadime ve Erol ERTEN Öğretmenlerim sizlerin de)

2007-01-02 17:12:02 - cok guzel

Yazan: aysegul
Onur, cok guzel olmus. annen hic ogretmenim olmasa da ilkokulda duzenledigi bir tiyatro sayesinde pek cok ogretmenimden daha fazla katkisi olmustur egitimime. "yarinin buyugu biz oluyorsak, sevgiyle saygiyla karsila bizi. sade sevgi yetmiyor buyumek icin, dusunup bilerek egitin bizi". ve aklima gelen ama simdi uzatmamak icin yazmayacagim baska misralar. annene cok saygilarimi ilet. ve kitap cikinca haberim olsun.

onur uysal / onuruysal resmi web sitesi

Onur da Kim?

Onur'a Mail Gönder


Son Yorumlar

Süheyla Uysal
yasamin icinde günesin ortasinda olmak icin ileriye cikin!
Helal Olsun
Hata var
YanLış...
hayat dolu
cuba
viva cuba libre
kuba
Kuba

Mart'ta En Çok Okunanlar
(31.03 itibariyle)

1. Küba Notları 513
2. Buzda Dans 351
3. Canlı Yaşamında.. 330
4. Küba Notları II 267
5. Mavi Gözlü Dev.. 203
6. Kim Ne Dedi? 188
7. Küba Notları III 171
8. Kimler Geliyor? 166
9. Film Kutusu 162
10. Buluşmadan.. 153